Connect with us

Genel

Öztürk: 28 Şubat AKP’nin yolunu açtı

Published

on

blank

Emekli Genelkurmay Başsavcısı Hasan Saim Öztürk, 28 Şubat süreciyle ilgili gazetemizin sorularını yanıtladı. Öztürk, 28 Şubat’ın liberal, demokrat görünümlü yolsuzluk, yasak ve yoksullukla mücadele iddiasıyla siyaset sahnesine giren muhafazakar, popülist, otoriter AKP’nin yolunu açtığını ifade etti.

Emekli Genelkurmay Başsavcısı Hasan Saim Öztürk, 28 Şubat sürecine ve günümüze yansımalarına dair birçok konuda gazetemizin sorularını yanıtladı. Öztürk, “28 Şubat’a ve ekonomik krizlere tepki, çok sayıda koalisyon ortağı sol ve merkez sağ partinin baraj altında kalması, liberal, demokrat görünümlü yolsuzluk, yasak ve yoksullukla mücadele iddiasıyla siyaset sahnesine giren muhafazakar, popülist, otoriter AKP’nin yolunu açtı ve 19 yıllık siyasi iktidarla ülkemiz bugünlere geldi. Kuvvetler birliğini uygulayan Cumhurbaşkanlığı sistemine geçildi. FETÖ’nün devlet içinde adliye, mülkiye, askeriye ve polise yerleştirilen militanları geçit bularak ülkeyi darbe aşamasına kadar getirip TSK’nın yurtsever, antiemperyalist laik kesimini bertaraf ettiler.” ifadelerini kullandı.

İşte Hasan Saim Öztürk’le yaptığımız röportajın tamamı:

Sayın Öztürk bildiğimiz kadarıyla 1990 ve 2000’li yıllarda uzunca bir süre Milli Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı Karargahlarında Askeri Hakim ve Askeri Savcı olarak görevleriniz oldu. Kamuoyu ve ülke siyasetinde uzunca bir süredir tartışılan ve bugünlere de önemli yansımaları olan bu dönemden kısaca neler hatırlıyorsunuz?

Evet, 1990 yılında atandığım Milli Savunma Bakanlığı Hukuk Müşavirliği’nde beş yıl boyunca dönemin muhtelif partilerine mensup hatırladığım kadarıyla yedi Bakanla çalıştım ve onlara Hukuk Müşavirliği yaptım. Sefa Giray, Mehmet Gölhan ve Nevzat Ayaz bunlardan bir kaçıydı. 1995 yılında Erzincan Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne Milli Savunma Bakanlığı personeli olarak hakim tayin edildim. O görevde de Sicil Amirlerim Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarı ve bakanıydı. Dolayısıyla yine Bakanlık kadrosundaydım. 18 aylık bu görev süresi sonunda bu kez Nisan 1997 atama döneminde Genel Kurmay Başkanlığı Askeri Savcılığı’na atandım. Göreve başlamam 15 Mayıs’ı buldu.

Sizin göreve başladığınız o günlerde ülkenin siyasi ve askeri ortam nasıldı? Buna ait gözlemleriniz nelerdir?

Milli Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay binaları iç içe ve birbirinden geçilen bir bütünün iki parçasıdır. Daha önce görev yaptığım ve müşterek görevlerde bulunduğum için fiziki olarak bu ortamda bir yabancılık çekmedim. O dönem her iki karargahta son derece hareketliydi. Üst düzey kamu görevlileri ve Yüksek Mahkemeler dahil Yargı mensuplarının sürekli büyük toplantı salonlarına davet edildiğini ve kendilerine yasadışı irticai faaliyetlerle ilgili brifingler verildiğini gördüm. O dönemin istihbarat teşkilatı Başbakanlık teşkilatı emrinde olmasına rağmen TSK ile de koordinasyon içindeydi. Askeri Hakim ve Savcılar olarak bizde Karargah mensuplarıyla davet
edilen ve brifing verilen topluluklarla bu sunumları izlemeye başladık. Bu toplantılara tanınmış Rektörler ve Bilim adamları da katılıyordu. Sanırım asıl amaç, irticai tehlikeye dikkat çekmek, durum tespiti yapmak ve önlemlerin alınmasını sağlamaktı.

O dönem karargah çalışmalarına ve Batı çalışma grubu denilen grubu faaliyetlerine sizde davet edildiniz mi?

Anayasaya 353 sayılı Askeri Mahkemelerin Kuruluş ve Yargılama Usul kanununa ve 357 sayılı Askeri Hakimler ve Savcılar Kanununa göre Askeri Hakim ve Askeri Savcılar yargı görevi ifa ettikleri için biz sadece açılan soruşturmaları yürütüyor, dava açarsak onları takip ediyorduk. Yargı görevinin dışında bize herhangi bir görev verilmesi Anayasal olarak mümkün değildi ve zaten verilmedi.

1996 yılı seçimlerinden sonra kurulan Refah-Yol, yani Necmettin Erbakan-Tansu Çiller koalisyonu zamanında ülkeyi 28 Şubat 1997 sürecine götüren olanlar sizce neydi?

Bildiğiniz gibi 1971’den sonra kurulan Milli Nizam Partisi, Anayasa Mahkemesince kapatılmıştı. Sonradan kurulan Milli Selamet Partisi hem Başbakan Bülent Ecevit’le hem de Süleyman Demirel’le üç ayrı hükümette 12 Eylül darbesine kadar üç kez yer aldı ve devlet içinde kadrolaşarak kendisine yer buldu. 12 Eylül’de kapatılmasından sonra 1983 seçimleri yapılır yapılmaz Refah Partisi adı altında yeniden kuruldu ve ilk seçimde TBMM’de temsil edilmeye başlandı. 12 Eylül’ün irticai akımlara açtığı yolu izleyenler ve 1991 yılında Özal’ın TCK’nın 163. maddesini kaldırılmasını fırsat bilenler bu kez 1994 Yerel Yönetimler seçimlerinde başarı göstererek önemli Belediyelerde iktidara geldiler: Örneğin İBB gibi… Buralara tutunan Refah partisi 1995 yılı genel seçimlerinde en çok oyu ve Milletvekilliği sayısını alarak DYP Genel Başkanı Tansu Çiller ile hükümet kurdular. İşte tam da burada siyasi islamın anti-laik, tahrik edici Kudüs gecesi gibi Tarikat Mensuplarının Başbakanlık konutunda ağırlanması gibi olaylara rastlamaya başladık. Ayrıca devletin istihbarat teşkilatının kamuoyuna yansımayan pek çok tarikat, cemaat ilişkisi ve anti-laik faaliyetlerde mevcuttu. Kendisini iktidarda bulan Milli görüş açılıp saçılıp niyetini belli etmeye başlamıştı. Necmettin  Erbakan’ın Meclis grubunda sarfettiği kanlı mı olacak, kansız mı sözü meşhurdur. Öte yandan Fethullah Gülen hareketi de Özal tarafından açıkça himaye görüp salıverildikten sonra 1986’dan itibaren askeriyeye, emniyete, adliyeye ve mülkiyeye sızma hareketlerini başarıyla sinsice sürdürüyor, etkinliğini arttırıyordu. Okullar açıp evlerde, dershanelerde, vakıflarda, üniversitelerde, askeri ve polis okullarında mürid yetiştiriyordu. Kamu görevine hızla sızma hareketlerini sürdürüyordu.

Acaba bu anlayışın ve davranışların demokratik bir biçimde engellenmesi sizce mümkün değil miydi?

Elbette ki mümkündü. Demokratik olgunluğa kavuşmuş bir ülke ve toplumda bu gibi olaylar olmadığı gibi olduğunda da halkın reaksiyonuyla karşılaşır ve ilk seçimlerde sorun sandıkta çözülür, kamuoyunun güvenini kaybedenler bunun dersini alırlardı. Esasen Laiklik karşıtlarının Cumhuriyet’le hesaplaşma isteği ve arzusu, devleti dini kurallar ve anlayışla yönetme gibi eğilimleri, Çağdaş Batı toplumlarında yüzyıllardır tehdit olmaktan çıkmıştır ve buna ait emareler hiç kendisini göstermez. Ama Türkiye Demokrasisi, sosyo-kültürel durumu maalesef bu eğilimlere karşı demokratik önlemlere cevap vermedi ve yapılanlarda Batı Demokrasilerinden daha farklı ve ciddi bir reaksiyonla karşılaştı. Konu devletin güvenliği konusunda yetkin olan Anayasal kurum Milli Güvenlik Kurulu’nda pekala çözülebilir ve olay orada sonlanabilirdi. Ancak zaten hareketin odağı olan siyasi iktidar, ideolojik olarak kendi oluşturduğu siyasi
iklime karşı çıkmakta isteksizdi. Sorun Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Genel Kurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları tarafından karara bağlanmasına rağmen çözülemedi. Kararı Başbakanın imzalayıp imzalamadığı hala tartışılır.

Sayın Öztürk, hükümetin istifasıyla sonuçlanan 28 Şubat sürecinin bugüne yansımaları sizce nasıldır?

Maalesef hiçte olumlu değildir. Refah-yol hükümetinin istifasından sonra Refah Partisi’nin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca kapatılması için dava açıldı. Sayın Başsavcı Vural Savaş’ın açtığı dava, altı aylık bir süreçten sonra sonuçlandı ve Refah Partisi kapatıldı. Necmettin Erbakan siyasi yasaklı oldu. Milli görüş pes etmedi ve devamında bu kez Fazilet Partisi’ni kurdu. Bu partide aynı yıl kapatılınca bu kez Yenilikçilerle(AKP) ve gelenekçiler ya da Ak saçlılar(Saadet Partisi) ayrı partilerle yollarına devam ettiler. 28 Şubat’a ve ekonomik krizlere tepki, çok sayıda koalisyon ortağı sol ve merkez sağ partinin baraj altında kalması, liberal, demokrat görünümlü yolsuzluk, yasak ve yoksullukla mücadele iddiasıyla siyaset sahnesine giren muhafazakar, popülist, otoriter AKP’nin yolunu açtı ve 19 yıllık siyasi iktidarla ülkemiz bugünlere geldi. Kuvvetler birliğini uygulayan Cumhurbaşkanlığı sistemine geçildi. FETÖ’nün devlet içinde adliye, mülkiye, askeriye ve polise yerleştirilen militanları geçit bularak ülkeyi darbe aşamasına kadar getirip TSK’nın yurtsever, antiemperyalist laik kesimini bertaraf ettiler.

28 Şubat sizce bir post modern darbe midir? Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

28 Şubat ile ilgili yıllar sonra AKP döneminde açılan ve 28 Şubat girişimini yargılayan dava halen Yargıtay aşamasında ve bu davada çok sayıda asker kişi mahkum oldu. Ancak karar henüz kesinleşmedi. Ayrıca bu davada FETÖ unsurları
tarafından sanıkları mahkumiyete götüren çok sayıda delilin sahte olduğu, hükme esas olan sahte belgelerin kullanıldığı iddiaları bugünlerde tartışılıyor. Dönemin askerlerinin görev hudutlarını aştıkları 1639 sayılı Askeri Ceza Kanunu’na göre suç teşkil eden 148. madde(Siyasi içerikli eylem ve söylemlerde bulunmak
siyaset yapmak demeçler vermek suçu) kapsamında suç işledikleri tartışılabilir. Ama bu basit bir suçtur ve zaman aşımı da çoktan dolmuştur. Genelkurmay Başkanı Org. İsmail Hakkı Karadayı kısa bir süre önce vefat etti. Genel Kurmay İkinci Başkanı Org. Çevik Bir, bu olayı laiklik çizgisinden çıkarılan devletin gidişini, yeniden rotasına sokmak ve irticai tehlikeyi önleme anlamında siyasi bir BALANS ayarı olarak nitelendiriyor. Hiçbir demokraside siyaseti oluşturan halkın tercihleri dışında yasamayı, yürütmeyi ve yargıyı etkileyecek maddi ve manevi girişimlerin cebir şiddet ve tehdit eylemlerinin hoş görülmesi mümkün değildir. Bunu siyasetçilerin yapması da suçtur. Siyaset kurumunun anayasayı ihlalleri karşısında ülkemizde ne yazık ki, zaman zaman güç devreye girmiş, darbeler ortaya çıkmıştır. Demokratik olgunluğa ve demokrasi kültürüne sahip toplumlar, sorunları bu aşamaya gelmeden, demokratik yollarla çözerek yollarına devam ederler… Demokrasi tarihimizde ikisi gençlik yıllarımızda üçü de kamu görevindeyken olmak üzere askeri darbe ve muhtıralarla karşılaştık. Acı tecrübeler yaşadık. İnsanımız ve kurumlarımız bunlardan çok ciddi zararlar gördü. Bana göre bu darbelerin hemen hepsi dış güçlerin de etkisiyle, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesinden ayrılmanın sonuçları olarak ortaya çıkıyor ve vücudun ateşi yükseliyor. Bir an önce demokrasi kültürünü özümsemiş siyasetin kuruluş felsefemizle kavga etmediği, insan haklarına dayalı çağdaş bir toplumun hukuk devleti haline geldiği, bu
kötü anılardan uzaklaşmamız gereken bir döneme kavuşmamız gerekiyor.

Click to comment

Bir Cevap Yazın